Yahya Kemal Beyatlı

Paris’e Kaçan Bir “Züppe”den Tarih Aşığının Doğuşu

Yahya Kemal Beyatlı’nın hayatı, kendi kimliğinden kaçışla başlayıp o kimliğe sırılsıklam aşık olarak geri dönüşün hikayesidir. Henüz 18-19 yaşlarındayken, dönemin modasına uyarak İstanbul’dan Paris’e “firar” eden genç şair, Avrupa’ya ayak bastığında tam anlamıyla bir “Batı hayranı”dır. Kendi memleketine ait değerleri küçümseyen, inanç bağları zayıflamış ve alafranga bir “snob” (züppe) edasıyla Paris sokaklarında dolaşmaktadır. Fransa’daki ilk yıllarında Jön Türklerin arasına karışır ve hatta bir ara sosyalist mitinglerde heyecanla “Enternasyonal” marşını dinler.

Ancak kaderin cilvesi, Paris Siyasal Bilgiler Okulu’nda (Sciences Politiques) ders aldığı ünlü tarihçi Albert Sorel ile karşılaşmasıyla yön değiştirir. Sorel, derslerinin birinde kürsüden şöyle seslenir:

“Tarihte keşfedilmemiş iki meçhul vardır; bunlardan biri coğrafyada kutuplar, diğeri tarihte Türk’tür…”

Bu sarsıcı söz, genç Yahya Kemal’in zihninde adeta bir şimşek çaktırır. Batılıların yıkmak istediği şeyin sadece bir imparatorluk olmadığını, asıl hedef alınan şeyin koca bir Türk tarihi ve kimliği olduğunu fark eder. “Bu Türk milleti kimdir, mazisi nedir?” sorusunun peşine düşerek Paris kütüphanelerinde geceler boyu Türk ve Osmanlı tarihi kaynaklarını okumaya başlar. Bir diğer Fransız tarihçi Camille Jullian’ın “Fransız toprağı bin yılda Fransız milletini yarattı” cümlesi ise onun tarih felsefesinin temel taşı olur. Yahya Kemal, Türk milletinin de 1071 Malazgirt zaferinden itibaren Anadolu toprağında yoğrularak yepyeni, muazzam bir kimlik ve vatan kazandığını savunur.

Yıllar sonra ülkesine dönerken, kendi ifadesiyle “Müslümanlaşmış ve vatandaşları için fazla duygulu bir ruhla” vatan toprağına ayak basar. Paris onun için sadece bir “mektep” olmuş, o mektep onu kendi “memleketine” ve tarihine bağlayan en güçlü köprüye dönüşmüştür.


“Hocam Olarak Girdiğiniz Eve Babam Olarak Giremezsiniz!”

Yahya Kemal’in hayatındaki en fırtınalı, en hüzünlü sayfa, aşk ve edebiyat tarihinin en dramatik kesişim noktalarından biridir. Heybeliada Bahriye Mektebi’nde tarih ve edebiyat öğretmenliği yaparken, sınıftaki öğrencilerden biri de genç Nâzım Hikmet’tir. Bu dönemde Yahya Kemal, Nâzım’ın annesi olan, dönemin ünlü ve güzeller güzeli ressamı Celile Hanım ile tanışır. İki sanatkâr ruh arasında kısa sürede büyük, tutkulu ve fırtınalı bir aşk başlar. Yahya Kemal, Celile Hanım’a ders vermek ve onunla vakit geçirmek için sık sık evlerine misafir olur.

Bu durumu fark eden ve içten içe bu yakınlaşmaya büyük tepki duyan genç Nâzım Hikmet, bir gün öğretmeninin pardösüsünün cebine küçük, katlanmış bir not bırakır. Notta tek bir cümle yazılıdır:

“Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz!”

Bu gururlu, kararlı ve sarsıcı mektup karşısında Yahya Kemal büyük bir çekingenlik ve mahcubiyet yaşar. O eve bir daha asla adım atmaz ve Celile Hanım ile yolları trajik bir şekilde ayrılır. Yıllar sonra Celile Hanım, hapisteki oğlu Nâzım Hikmet için Galata Köprüsü’nde açlık grevi yapıp imza toplarken, köprüden geçen Yahya Kemal’in göz göze gelmemek için kafasını çevirip sessizce uzaklaşması, tarihin en hüzünlü ve sarsıcı sahnelerinden biri olarak hafızalara kazınır. Buna rağmen Nâzım Hikmet, usta şairin vefatının ardından Moskova’da yazdığı mektubunda ondan büyük bir saygıyla bahsederek, “Yahya Kemal gençliğimdi biraz da…” diyecektir.


Otel Odasında Bavullarla Yaşayan Bir “Rind”

Türkiye’nin en ünlü, en saygın, milletvekilliği ve büyükelçilik yapmış en kudretli şairlerinden biri olmanıza rağmen, hayatınız boyunca tapulu tek bir evinizin olmaması kulağa inanılmaz gelebilir. Ancak Yahya Kemal, dünya malına tamah etmeyen, hayatı adeta bir misafirhane gibi yaşayan gerçek bir “rind”dir. O, hayatı boyunca hiç evlenmemiş ve hiçbir zaman ev sahibi olmamıştır.

Ömrünün son 19 yılını İstanbul Gümüşsuyu’ndaki lüks Park Otel’in odasında geçirmiştir. Onu bu otel odasında ziyaret eden dostları, odanın manzarasının Boğaz’a ve Üsküdar’a baktığını, şairin saatlerce pencereden “köhne Üsküdar’ı” ve süzülen gemileri seyrettiğini anlatır. Odanın köşesinde üst üste yığılmış seyahat bavulları durur; bu bavulların üzerinde ise kitaplar, son çıkan gazeteler ve şairin çok sevdiği çikolata ile pasta kutuları yığılıdır.

Şair, otelde bedava veya himayeyle kaldığına dair arkasından fısıldanan dedikodulardan o kadar rahatsız ve rencide olmuştur ki, kaldığı otellerin faturalarını ömrü boyunca titizlikle biriktirmiş ve saklamıştır. Ölümü dahi sessizce limandan kalkan bir gemiye (Sessiz Gemi) benzeten bu büyük şair, dünyadan arkasında tapulu bir mülk değil, sadece bir otel odasında biriktirilmiş bavullar dolusu şiir, fatura ve kitap bırakarak göçmüştür.


Kelime Kuyumculuğu: Yaşarken Neden Kitap Bastırmadı?

Yahya Kemal, edebiyat tarihimizde yaşadığı süre boyunca tek bir şiir kitabı bile bastırmamış yegâne büyük şairdir. Şiirleri dergilerde tek tek yayımlanır, edebiyat mahfillerinde dilden dile dolaşır, ezberlenir ve defterden deftere elle yazılarak kopyalanırdı. Şiir kitapları ancak o öldükten sonra kurulan Yahya Kemal Enstitüsü tarafından basılabilmiştir.

Peki, bu denli büyük bir şair neden yaşarken bir kitap çıkarmamıştır? Çünkü o tam anlamıyla bir kelime kuyumcusuydu. Şiirde kusursuz ahengi, ritmi ve “beyaz lisan” adını verdiği pürüzsüz Türkçeyi yakalamak onun için bir varoluş meselesiydi. Dostu ve talebesi Ahmet Hamdi Tanpınar, onun dil işçiliğini şu sözlerle tanımlar:

“Lisanı bir mermer kitlesini yontar gibi geniş ve cesur hamlelerle işler. Söze tuncun salâbetini verir.”

Bir şiirindeki tek bir kelime içine sinmediğinde, o kelimeyi değiştirmek veya doğru tınıyı bulabilmek için günlerce, aylarca hatta yıllarca beklerdi. Örneğin, Üsküdar’daki Atik Valide Camii’ni gezerken gelen ilhamla yazmaya başladığı “Ziyaret” şiirini bir türlü içine sinecek şekilde tamamlayamamış, şiir ancak ölümüne yakın bir tarihte yarım kalarak yayımlanabilmiştir. Aceleye, geçici şöhrete ve yarım kalmış estetiğe düşmandı; şiiri adeta sabırla yontulan bir heykel gibi işlerdi.


Sınıfı Sokağa Taşıyan Müderris

Tarih dersini dört duvar arasından çıkarıp canlandırmak isteyen her öğretmen için Yahya Kemal eşsiz bir ilham kaynağıdır. İstanbul Darülfünunu’nda (üniversite) hocalık yaparken dersleri o kadar coşkulu, o kadar heyecanlıydı ki, mütareke yıllarının karanlık ve işgal altındaki İstanbul’unda onun sınıfı adeta bir hürriyet ve tarih ocağına dönerdi.

Yahya Kemal, sadece kürsüde oturup ders anlatan bir hoca değildi. Sık sık aralarında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da bulunduğu öğrencilerini yanına alır, Topkapı tramvayına bindirirdi. İstanbul’un sur dışına çıkarlar, Marmara’dan Haliç’e uzanan o koca Bizans surlarının dibinde yürürlerdi. Yıkık burçların üzerine tırmanır, ayaklarını surlardan aşağıya sarkıtıp karşıdaki Edirne yollarını seyrederlerdi. Yahya Kemal, eliyle uzakları işaret ederek öğrencilerine heyecanla şöyle derdi:

“Bakın çocuklar, fatihlerin ordularıyla İstanbul surlarına dayandığı yollar işte tam burasıdır!”

Onlara fethin topoğrafyasını surların üzerinde rüzgarı hissederek anlatır, tarihteki karakterleri o günün ışığında etten kemikten insanlarmış gibi hissettirirdi. Ders bittiğinde ise Beyazıt Meydanı’ndaki ünlü Küllük Kahvesi’ne geçilir, çaylar eşliğinde tarih, edebiyat ve memleket sohbeti akşamlara kadar devam ederdi. O, tarihi ezberleten değil, öğrencilerin ruhuna üfleyen müstesna bir muallimdi.


Kaynakça

  • Ayvazoğlu, Beşir. Son Fasılda Bir Ömür: Yahya Kemal Beyatlı, İstanbul, 2021.
  • Kahraman, Hasan Bülent. Yahyâ Kemal Rimbaud’yu Okudu mu?, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1997.
  • Tanpınar, Ahmet Hamdi. Yahya Kemal, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1982.
  • Şair ve Fikir Adamı Olarak Yahya Kemal Beyatlı Paneli Bildirileri, Türk Ocakları Genel Merkezi Yayınları, Ankara, 2008.
  • Yahya Kemal Beyatlı: Yaşamı, Sanatı, Seçmeler, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1992.
  • Fotoğraf: Sadri Ertem, Yahya Kemal Beyatlı ve Reşat Nuri Güntekin’in bir arada oldukları bir kare.